İSTANBUL AYDIN ÜNİVERSİTESİ’NDEN İŞ TABANLI EĞİTİM – Ekovitrin-01.03.2009-s. 34-41

SÖYLEŞİ / DR. MUSTAFA AYDIN

Bilal KOÇAK Özel RÖPORTAJ

Diplomalı işsizlerin arttığı bir dönemde iş tabanlı eğitim imkanı sunan İstanbul Aydın Üniversitesi; binlerce sanayi kuruluşuyla işbirliğine giderek, öğrencilerine okulda alınan bilgiyi pratikte uygulama şansı veriyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında meslek eğitimi veren kurumların oranı yüzde 70, normal genel liselerin oranı ise yüzde 30’du. Daha sonraki yıllarda bu tablo tersine döndü ve genel lise oranları yüzde 70’e çıktı, meslek eğitim veren kurumların oranı ise yüzde 30’a düştü. Peki Türkiye’de eğitim alan öğrencinin mezun olduğunda iş ve meslek sahibi olmasını sağlayan meslek okullarının önü ne oldu da kapandı? Ülkemizdeki işsizlik oranına paralel olarak artan diplomalı işsiz sayısı ve üniversite mezunlarının durumu ne olacak? Türk eğitim sektörü nereye gidiyor, devlet ve özel vakıf üniversiteleri bu gidişi durdurabilir mi? Eğitimle ilgili bu ve buna benzer soruları İstanbul Aydın Üniversitesi Kurucusu ve Mütevelli Heyeti Başkanı Dr. Mustafa Aydın’a sorduk. İşte Ekovitrin’in eğitimle ilgili özel röportajı ve Dr. Mustafa Aydın’ın cevapları:

İstanbul Aydın Üniversitesi kurulalı kaç yıl oldu?

Önce 2003 yılında Meslek Yüksek Okulu olarak kuruldu, daha sonra 2007 yılında üniversiteye dönüştü. Temelimiz 2003 yıllarına dayanıyor.

Kaç öğretim programınız var?

75 programımız var.

Öğrencilere bu programları aktarırken nasıl bir yol izliyorsunuz?

Öğrencileri üniversiteye seçmeden önce bir tercih dönemi geliyor. Üniversitemizin bu konuda yoğun bir çalışması var. Lise 2’den itibaren dershanelere giderek, liselere giderek, belirli noktalarda danışmanlık merkezleri oluşturarak o öğrencilerin yeteneklerine göre, ailevi durumlarına göre ve tabii ki ülkenin ihtiyaçlarına göre o çocukları, hangi bölümlere yerleştireceğimizi planlıyoruz, İstanbul Aydın Üniversitesi’nden mezun olup da işsiz kalacak bir bölüm bulamazsınız.

Kaç öğrenciniz var?

11 bine yakın öğrencimiz var. Bil Holding çatısı altında da 250 bin öğrenci var. 14 fakültede, 75 bölümümüz var. Eğitim Fakültesi, Fen Edebiyat, Güzel Sanatlar, Mühendislik Mimarlık, Hukuk Fakültesi gibi fakültelerimiz var.

Öğretim kadronuzda nasıl bir kriter izliyorsunuz?

Dünya kriterlerini uyguluyoruz. Yabancı dil bilgisine bakıyoruz. Yurt dışı eğitimine bakıyoruz, Türkiye’de yaptığı proje çalışmalarına bakıyoruz, daha önce nerelerde yöneticilik yaptığına bakıyoruz. Tabii ki Vakıf Üniversitesi ayrıcalıklı üniversite olmalı. Farklı olmalı ve farklılık oluşturmalı. Bunu da ancak farklı insanlarla meydana getirebilirsiniz. Bu nedenle akademik kadromuzda olabildiğince bu farklılıklara dikkatle yaklaşıyoruz.

Sosyal etkinliklere nasıl yer veriyorsunuz?

Sosyal etkinlik olmadan üniversitenin olmayacağını düşünüyoruz. Biz bu çalışmalarımıza “Sosyal İklim” diyoruz. Eğer bir üniversitede sosyal iklimi oluşturamıyorsanız o üniversite, etrafı duvarlarla çevrili hapishaneden ileri gidemiyor. Burada 40’a yakın öğrenci kulübümüz var. Öğrenci konseyimiz, öğrenci meclisimiz var. Öğrencilerimiz hem bu yakın çevremizde, hem Anadolu’da çeşitli projeler yürütüyor. Siirt’te okul projesi, Hakkâri’de ve Şırnak’ta okuryazar sayısını arttırma projesi, Karadeniz’de kitap dağıtım kampanyaları, İstanbul Aydın Üniversitesi’nde 11 bine yakın öğrenci, 14 fakülte, 75 bölümde öğretim görüyor. Bizim farkımız şudur. Biz uygulamalı iş tabanlı eğitim veriyoruz. İstanbul’da düşkünler yurduna yapılan ziyaretler bu projelere birer örnek olarak verilebilir. Yani akla gelebilecek her türlü sosyal faaliyette öğrencilerimiz aktif rol alıyorlar. Bunun için de her hafta bizim burada hayata dair konferanslarımız var. Kendi mesleğinin duayenlerini buraya getirerek bilgi birikimlerini, deneyimlerini öğrencilerimizle paylaştırıyoruz. Bunun dışında öğrencilerimizin kendi aralarında oluşturdukları birçok organizasyonlar da var.

Sizi diğer üniversitelerden ayıran en önemli özellikler nelerdir?

En büyük özelliğimiz uygulamalı eğitimimiz. Bizim öğrencimiz her hafta iş yerine gidiyor. Burada almış olduğu teorik eğitimi eş zamanlı olarak o hafta bir veya 2 gün kendi alanıyla ilgili iş yerine giderek, burada aldığı eğitimi orada pratiğe dönüştürüyor. Şu anda bizim 800 bin civarında iş ortağımız var. İstanbul Sanayi Odası’ndan, Ekovitrin’e kadar kendi sektöründe duayen olmuş olan hizmet kuruluşlarıyla, sanayi kuruluşlarıyla çözüm ortaklığı anlaşması yaparak öğrencilerimize bilgilerini pratiğe dönüştürmek şansı sunuyoruz. Bu bizim en büyük ayrıcalığımız, öğrenci böylece işyeriyle ilk yıl flört ediyor, ikinci yıl nişanlanıyor, okuldan mezun olduğu zaman da evleniyor. Bu üniversitemize yüzde 90’a varan uranda işe yerleştirme olanağı sağlıyor. Bizim bünyemizde mezun yerleştirme merkezimiz var. İstihdam bürosu gibi çalışıyor. Yerinde uygulama merkezi var, kariyer merkezi var. Girişimcilik merkezi ve yaşam boyu eğitim merkezi var. Bu yaşam boyu eğilim merkeziyle de öğrencimizi kendi alanıyla ilgili en az 4 ayrı branşta sertifikalandırıyoruz. Siz gümrük okuyabilirsiniz ama sadece gümrük değil, gümrükle akraba olan 4 ayrı branşla da sizi sertifikalandırarak yarınlara daha iyi hazırlanabilirsiniz. Öğrencimiz sektöre bu avantajla girdiği zaman, yola kendi kulvarındaki arkadaşlarından üç adım önde başlıyor.

Meslekli – alaylı derlerdi…

Bizim burada güçlü bir uluslar arası ilişkilerimiz var. Her öğrencinin yurt dışı deneyimi sahibi olmasını arzuluyoruz. Çalışmalarımızla, her öğrencimizin asgari iki yabancı dil bilmesini hedefliyoruz. İngilizce bizde zorunlu. Bunun yanında ikinci dili seçmeli bırakıyoruz. Öğrencilerimiz ya Rusça, ya Çince, ya Ispanyolcayı veya İtalyancayı öğrenebilirler. Çok güçlü bir bilgi merkezi var burada. Kütüphane altyapısı var. Ciddi bir akademik kadro var. Proje ağırlıklı çalışıyoruz.

Diğer üniversitelerle anlaşmalarınız var mı?

64 üniversiteyle işbirliği yapıyoruz. Bu üniversitelerle 2+2 programlarımız var, master programlarımız var. Erasmus-Sokrates programlarımız var. Öğrenci iki yıl burada okuyor, iki yıl da yurt dışında okuyor. Üç yıl burada, bir yıl dışarıda okuyor. Altı ay süreyle yurt dışına gidiyor. Şu anda İngiltere’de 20 öğrencimiz eğitim görüyor. Fullbright programıyla Amerika’ya gidiyor. Uyguladığımız programlarla öğrencilerimizi dünyanın dört bir tarafına gönderiyoruz. Şimdi yine üniversitemizin başkanlığında Avrasya Üniversiteler Birliği’ni kurduk. Burada kendi içimizde de biz öğrenci ve öğretim görevlisi değişim programını başlatacağız. Hindistan’a da, Kazakistan’a da, Moldovya’ya da böyle bir öğrenci ve öğretim görevlisi değişim programını başlatıyoruz.

Oralarda yatırım yapmayı da planlıyor musunuz?

Yatırım yapıyoruz zaten, şu anda Kazakistan’da bir üniversite kuruyoruz. Kırımda bir üniversitenin re-organizesini yapıyoruz. Çalışmalarımız var ama bu dediğim farklı bir şey tabii. Dediğim, bu coğrafyadaki, Avrasya’daki, ifade ettiğimiz coğrafyadaki üniversitelerde kendi içerisinde hem ortak projeler, ortak öğrenci ve öğretim görevlisi değişim programlarıyla da kendi bölgemizde bir sinerji meydana getiriyoruz.

Türkiye’de öğrenciler üniversitelerden mezun oluyorlar fakat iş bulamıyorlar, siz iş tabanlı eğitim veriyorsunuz bu gelişmelere nasıl bakıyorsunuz, nasıl bir çare bulmak lazım?

Türkiye’deki işsizliğe inanmıyorum, Türkiye’de işe uygun eleman olmadığını düşünüyorum. Bugün gazeteleri açınız boy boy eleman ihtiyacını görürsünüz. Gelip müracaat ediyorlar, “ne yaparsın” diye soruyorsunuz “her işi yaparım” diyor. Bakınız Türkiye’de işe uygun eleman olmama problemi var. O da söylemiş olduğum eğitim sisteminin o işe uygun planlamayla ve teknolojik gelişmelere göre yapılanmamasından kaynaklanıyor. Eğitimdeki önemli problemlerden biri de; biz halen lise yıllarında yılanın deri değişimini, ya da kurbağanın sindirim sistemini öğretiyoruz. Oysaki Amerikalı Türkiye’nin yerini bilmiyor. Orada Türkiye’nin yerini bilmesi gerekenler sadece yerimizi biliyor. Bırakın Türkiye’yi, Karadeniz şivesini biliyor. Çünkü onu bilmesi gerekiyor da onun için. Ama Amerika’da bununla alakası olmayan bir insanın Türkiye’nin yerini bilmesine ihtiyaç yok ki. Eğitim sistemimizi ayıklamamız lazım. Bizim eğitim sistemimizin içi çöp dolu. Kirlilik dolu, gereksiz, anlamsız, öğrencinin asla müracaat etmeyeceği bilgilerle öğrencinin kafasını yoruyoruz. Üniversitelere gelen öğrenciler boş. Oysaki fiziğe gidecek olan öğrencinin daha liseli yıllardan o konuya yönelmesi ve kendini geliştirmesi lazım. Üniversitede asal sayıları, dört işlemi bilmeyen öğrencilerimiz var. Dolayısıyla bu da başka bir problem. Yani gereksiz bilgilerle öğrencinin kafasını yormamamız lazım. Çok tehlikeli görüyorum. Bizim 800 bin iş ortağımız var. İSO ve İTO ile işbirliği yapıyoruz. 64 üniversite ile ortak proje üretiyoruz. Üniversitemiz yüzde 90 işe yerleştirme imkanı sağlıyor.

Mesleki eğitimin altını çizmek gerekiyor, çünkü çok önemli. Ara elemana ihtiyaç çok fazla öyle değil mi?

Son on yılda uyguladığımız yanlış politikayla meslek eğitimini Türkiye’de adeta öldürdük. Bakınız Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda meslek eğitimi veren kurumların oranı yüzde 70, normal genel liselerin oranı yüzde 30. Sonra ne olduysa bir yabancı el bizim içimize girdi ve orayı karıştırdı. Genel lise oranları, genel eğitim oranları yüzde 70’e çıktı, meslek eğitim veren kurumların oranı yüzde 30’a düştü. Peki Türkiye’de kim meslek eğitimi alıyor, orta halli mevcutlar, yani işçisin işçi kal mantığı devrede… Hangi milletvekilinin, hangi bakanın çocuğu meslek eğitimi görüyor. Suç kimde? İşte bu nedenle “öldürdük” diyorum. Eskiden meslek lisesinde elektrik mezunu öğrenci, artı bir puanla elektronik mühendisi oluyordu. Elektrik okumuş zaten. Tabii ki; kendi alanına gitmesi lazım. Önlerini kapattık. Sırf bir lisenin mezunlarının önünü kapatmak için. Böyle yapmadık mı? Elbette ki İmam Hatip mezunları… Bunlar yanlış adımlardı. Öğrenci teknik lisede makine okuyor, bırak bu adam makine mühendisi olsun. Ona artı yüz puan ver. Onu teşvik et, destekle. Yeni yeni biz şimdi kendi bünyemizde meslek yüksekokulları mezunları diye bir dernek oluşturduk. Şu anda bir federasyona doğru gidiyor. Askerlik konusunda bir cazibe sunacaksın. Ve bu insanı teşvik edeceksiniz.

Üniversitelerin önündeki en büyük engel nedir?

Devletin, özel öğretimi ve vakıf üniversitelerini desteklemesi lazım. Az önce söylediğim kriterler ve vakıf üniversitelerine yüklemiş oldukları ağırlıkları biraz hafifletmeleri lazım. Çünkü vakıf üniversitesine gelmeyen her öğrenci, o yıl devlete 10 bin liraya mal oluyor. ¦ Devlet ile vakıf üniversitelerini kıyaslarsanız nasıl bir fark ortaya çıkıyor? Vakıf ile devlet üniversiteleri arasında tabii ki fark var. Bazı devlet üniversitelerini bunun dışında tutuyorum. Vakıf üniversitesi rekabet etmek zorundadır. Devlet üniversitesinde öğrenci bedava okuyacak, ya da çok az bir para verecek, size gelecek ve 15 bin TL verecek. Neden 15 bin TL versin. Sizin farklılığınız olması lazım. Akademik kadro bakımından, teknik alt yapı, fiziki yapı, sosyal imkanlar, yurt dışı imkanları bakımından farklılıklarınızın olması lazım.

Vakıf üniversiteleri daha mı iyi?

Elbette ki. Belli devlet üniversitelerini bir kenara bırakacak olursak, vakıf üniversiteleri mevcut devlet üniversitelerimizin yüzde 90’ından daha önde. Dolayısıyla fark yaratmak zorundasınız. Fark yaratmazsanız öğrenci size gelmez.

Dünyada ilk 500 üniversite sıralamaları yapılıyor. O listede Türkiye’den üniversiteleri göremiyoruz, bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Şimdi şöyle, orda bir yanlışlık var düzeltelim. Dünyanın ilk 500 üniversitesinin kriterleri var. Hangi kriterlere göre o 500 üniversite seçiliyor. Bilimsel yayınlar, fiziksel mekanlar, öğrenci kapasiteleri, mezun sayıları gibi bir çok kriterleri var. İlk 500’ün içerisinde şu anda Türkiye’den 2-3 üniversite var. Ben sonuna kadar katılıyorum, neden ilk 10 arasında değiliz. Yani dünyanın ilk 500’üne giren üniversitelerin bulunduğu toprakların tarihline bakın, bir de bizim bu toprakların tarihine bakın. Oradaki eğitim geçmişine bakınız, bir de bu topraklardaki eğitim geçmişine balanız. Tabii ki ilk 500’de olmamız lazım. Yani Ulubey Rasathanesi’nin kurulduğu yüzyıl, İbni Sina’ların, Farabi’lerin, Harezmi’lerin yaptıklarına bakarsanız tabii ki; bizim o listelerde üst sıralarda olmamız lazım. Ama maalesef Türkiye’deki üniversiteler görevini yapmıyor. Kızınca cübbeni giyip gitmeyeceksin. Siz o yıl kaç ar-ge projesi yaptınız, ne kadar kaynak yarattınız, yurt dışından ne kadar öğrenci getirebildiniz, ne kadar toprağınızla ve toplumunuzla bütünleştiniz. Kaç sanayi kuruluşuyla işbirliği yapıyorsunuz. O yıl kaç AB projesini hayata geçirdiniz. İstanbul Aydın Üniversitesi ve Anadolu BİL Meslek Yüksek Okulu mezuniyet törenleri coşkuyla kutlanıyor. AB’ye bu fakir ülkenin ödemiş olduğu 500 milyon Euro’dan ne kadar kaynak içeriye aktarabildiniz, ne kadar sosyal sorumluluk projesi meydana getirdiniz… İşte bu ve buna benzer kriterlere bakacaksınız ona göre “Ben üniversite miyim, değil miyim. Ben rektör olarak görevimi yerine getiriyor muyum, getirmiyor muyum” diye kendinizi sorgulayacaksınız.

İstanbul Aydın Üniversite’sinin yükselen bir başarı grafiği var. Bu başarının altında iyi bir işletmecilik mi yatıyor, merak ediyorum sizin esas mesleğiniz nedir?

Tabii hangi sektörde olursanız olunuz yaptığınız, ortaya koyduğunuz farklılık kadar varsınız. Arık 21.yy’da alışılagelmiş metotlar çöpe atılması gereken yöntemlerdir. Ben eğitimciyim özel sektöre girmeden önce de eğitim sektörüyle ilgileniyordum. Emekli bir subayım, TSK’da görev yaptığım süre içinde yine öğretmen subaydım. O dönemlerde nasip oldu ve yurt dışında görevlerde bulundum. Askeri ataşelik yaptım. O ülkelerin eğitim sistem ve teknolojilerini takip etme imkanım oldu. Özellikle yabancı dil eğitimi uzmanlık alanımızdı, özellikle o alanda ciddi çalışmalarım oldu. Akademik kariyerim açısından da dil bilimciyim. Bir dönem de İstanbul Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent olarak görev yaptım. 1995 yılında emekli olduğum zaman Türkiye’nin, dünyayla eğitim alanında mukayesesini yapma imkanı bulabildim. 1995 yılında eğitim sektöründe faaliyete geçen BİL Holdingin çatısı altında hepsi eğitimle ilgili hizmet veren 17 kuruluş var. Bünyemizde 3 bin kişi çalışıyor. Nasıl yapabildim, yurt dışındaki görevlerim bana diğer ülkelerin eğitim sistemiyle Türkiye’deki eğitim sistemini mukayese etme şansı verdi. Bu bizi bir yere taşıdı. Ne yaparsak farklı bir adım atarız dedik. Daha 1995 yılında üniversite sektörüne girip vakıf üniversitesi kurmadan da, bugünkü holdingimizin çatısı altında bulunan 17 tane birbirinden farklı hizmetler veren ama hepsi eğitimle ilintili olan bir eğitim holdingimiz var. Yaklaşık 3 bin kişi çalışıyor. Daha ilk dershanemiz Beşiktaş Barbaros Bulvarı’nda 390 metrekare alanda, 11 derslikle özel öğretime başladık. Her öğrenciye bir danışman ayırma sistemimizi ortaya koyduk. 21. yy’da öğrenciyle ne kadar iletişim kurabiliyorsanız, ne kadar ilgili olabiliyorsanız o öğrencinin başarısını o kadar etkileyebiliyorsunuz. Sadece öğrencinin dershaneye geldiği saatte veya ayrıldığı saat aralığında öğrenciyle ilgilenirseniz siz öğrenciyi bir bütün olarak ele almıyorsunuz demektir gerçeğini yakalayarak rehberliği ön plana çıkarttık ve eğitimde bugünkü başarılara uzanan süreci yakaladık.

Bir sürü genç sınava giriyor ve kazanamıyor. İmkanı olanlar özel üniversitelere gönderiliyor, sizce bu iş suiistimal ediliyor mu, ticarethaneye dönüşebilme ihtimali var mı sizce?

Türkiye’de özel üniversite yok, vakıf üniversiteleri var. Türkiye’de özelde kolejler, özel liselerimiz gibi kavramları içine katıyor. Bunları birbirine katamıyoruz. Vakıf üniversiteleri kâr amacı gütmüyorlar. Onlar girdiyi üniversitenin gelişiminde, insan kaynağında, akademik kadrosunun oluşumunda kullanır. Öyle kullanmak durumundadır. Hiçbir vakıf üniversitesi kar etmiyor, bırakın kârı, vakfından destek almak durumundadır, alıyorlar da! Bu üniversiteler nasıl bu hale geliyorlar. İstanbul Aydın Üniversitesi her ay 2 trilyon lira civarında maaş ödüyor. 700 civarında insan çalışıyor burada. Bir laboratuvar kuruyorsunuz 1 milyon, 1 buçuk milyon dolar. İstanbul Aydın Üniversitesi’nde şu anda 1500 tane bilgisayar var. Sadece bunların aylık bakım giderlerini düşünebiliyor musunuz? Bütün vakıf üniversitelerinde durum aşağı yukarı aynı.

Sizdeki gelir gider dengesi nedir?

Şimdi her vakıf üniversitesi kendi bütçesini girdisine göre ayarlamak durumundadır. Yani siz eğer girdilerinizle çıktılarınız arasında artı bir miktarınız varsa gelişiminizi ona göre yapıyorsunuz. Denge kuramıyorsanız yeni bir yatırım yapamazsınız. Asla kar amacı güdülmüyor bu üniversitelerde. Devlet üniversiteleri de bir fabrika gibi çalışmalıdırlar, sadece vakıf üniversiteleri değil. Eğer devlet üniversitesinin rektörü o üniversitenin kaynağını, girdilerini, ben bu yıl ne kadar kaynak oluşturdum demiyorsa, o rektör de devlete hainlik yapıyor demektir. Bu sadece vakıf üniversitesinin değil, her üniversitenin her kaymakamlığın, her nüfus memurluğunun bir işletme mantığıyla çalışması gerekiyor bu yüzyılda. Tabii ki devlet üniversitesinin de, vakıf üniversitesinin de dönem sonunda benim şu kadar karım var diyebilmesi lazım. Benim kastettiğim şu; burada kârsız, ya da artı bir değer sağlamıyorsa o müesseseyi kapatmanız lazım. Üniversiteler dönem sonunda girdi ile çıktı arasında artı bir değer yaratmak için çaba göstermek zorundadırlar. Bunu bir ticari kâr değil de, o üniversitenin gelişiminde alt yapısında insan kaynağında kullanılacak bir değer olarak değerlendirmek lazım, özel eğitim kurumlarının ticari yönü de vardır tabii ki. Çünkü özel liseyi kuran bir insan ondan bir kâr bekliyor, işletme kuruyor ama işin konsepti eğitimdir. Tabii ki kar edecek ama orada eğitimcilik ruhunu ön plana çıkartmak zorunda.

Rakamsal değerleri biliyor musunuz, özel vakıf üniversitelerinin ekonomiye katkısı nedir?

Özel üniversitelerinin katkısı şöyle; o öğrenci eğer vakıf üniversitesine gelmemiş olsaydı devlete yük olacaktı. Bugün bir öğrencinin 5 yıllık eğitim süresince devlete maliyeti 35 bin dolar civarında. Biz o yükü devletin üzerinden alıyoruz. Devletin bir takım kaynaklarının daha planlı, daha çağdaş kullanması halinde bu hizmetler çok daha az devlet kaynakları kullanılarak, devlet okulları için söylüyorum çok daha az bir kaynakla karşılanabilir.

Eğitimin özelleştirilmesinden mi yanasınız?

Kesinlikle, asgari yüzde 40 olmalı. Şu anda yüzde 3. Devletin desteğine ihtiyaç var. Şimdi siz bir gazeteci olarak, kendi imkanlarınızla bir yer tuttunuz, arkadaşlarınızla bir araya geldiniz ve kendi sektörünüzde güçlü, dinamik, kendi misyonunuzu yerine getirmeye çalışıyorsunuz. Diğer tarafta da TRT var diyelim. Elektriğini devlet veriyor, suyunu, maaşlarını devlet veriyor. Siz şimdi TRT ile ne kadar rekabet edebilirsiniz? İmkansız! Biz şimdi vakıf üniversiteleri ayağıyla kiminle rekabet edeceğim. Diyelim ki; İstanbul Üniversitesi’yle ki; zaten ediyorum ama ciddi bir haksız rekabet var. Şimdi devlete diyorum ki; onlardan elektrik parası, su parası almıyorsun, KDV almıyorsun ama bütün bunların tamamını benden alıyorsun. Onlardan kira almıyorsun. Fiziki alan tahsis ediyorsun. “Bana da ver diyorum” bunları. Başka bir şey istemiyorum. Daha öteye gidiyorum. “Tamam bunları da ben sana ödeyeyim diyorum, ama bunlan benden alma da bunların yerine örneğin benim SSK, KDV, elektrik, su param toplam ne kadar diyelim ki; yıllık 4 bin ti. ben 4 bin ti karşılığında sana öğrenci okutayım” diyorum. Siz tespit edin, kırsal kesimden imkanı olmayan fakat başarılı çocuklarımızı. Seçin ve bana “150 öğrenciyi okutacaksın” deyin. Bu giderler çok önemli. Bunlar bizi mahvediyor. Ben bir arkadaşıma 7 bin TL maaş ödediğim zaman neresinden bakarsanız bakın 2 bin 2 bin beş yüz TL de SSK ödüyorum onun için. Vakıf üniversitelerinin sırtındaki bu ağır yükün hafifletilmesini istiyoruz.